İran Türkiye’de ne satıyor? Bir pazarda başlayan hikâyenin içinde kaybolmak
Bazı günler vardır, insan hiçbir şey planlamaz ama günün sonunda aklında yıllarca kalacak bir hikâyeyle eve döner. Bu yazdığım da tam olarak öyle bir günün içinde başladı. Kayseri’de yaşıyorum. 25 yaşındayım. Günlük tutmayı severim, hatta bazen hislerimi insanlara anlatamadığımda defterime dökerim. O gün de içimde tuhaf bir boşluk vardı. Ne tam mutsuzdum ne de mutlu. Sadece… eksik gibiydim.
Ve sonra kendimi eski çarşının içinde buldum.
O gün pazara gitmem aslında tesadüf değildi
Hava soğuktu. Kayseri’nin o keskin, insanın yüzünü yakan soğuğu… Ellerimi cebime sokmuş, kalabalığın içinde yürüyordum. Bir yandan da düşünüyordum: hayat neden bazen bu kadar aynı hissediyor?
Tam o sırada bir tezgâh dikkatimi çekti. Renkler vardı. Sanki pazardaki diğer her şey griyken orası bilinçli olarak renklendirilmiş gibiydi.
Tezgâhın üstünde bir yazı vardı: “İran ürünleri”
İçimde bir merak kıpırdadı. Çünkü daha önce sadece haberlerde ya da internet yazılarında görmüştüm: İran Türkiye’de ne satıyor? diye sorulduğunda hep liste gibi şeyler söylenir ama ben o an ilk kez gerçek bir yerde karşıma çıkıyordu.
İlk temas: Safran kokusu
Tezgâhın başında orta yaşlı bir adam vardı. Türkçesi kırık ama anlaşılırdı. Bana gülümsedi.
“El sür, bak, İran safranı.”
Küçük bir kutuyu açtı. O an burnuma gelen koku hâlâ aklımda. Tarif etmek zor ama sanki sıcaklık gibi. Soğuk bir havanın içinde bile insanın içini ısıtan bir şey.
Adam anlatmaya başladı. İran’dan geldiğini, burada uzun süredir bu ürünleri sattığını söyledi. Safranın en iyisinin orada olduğunu, az kullanıldığında bile yemeğe bambaşka bir ruh verdiğini…
Ben dinlerken bir yandan içimden şunu düşündüm: İnsanlar gerçekten bu kadar uzak ülkelerden gelen şeylerle birbirine bağlanıyor mu?
İşte o an ilk kez ciddi şekilde düşündüm: İran Türkiye’de ne satıyor?
Bir hikâye daha: Fıstıkların arasında kaybolmak
Tezgâhın yanında başka bir tabaka vardı. Yeşil yeşil, küçük küçük fıstıklar. İran fıstığı.
Adam bir avuç uzattı. “Deneyin” dedi.
Çekirdek gibi küçük bir şey ama tadı… sanki çocukluğumun yaz tatillerini hatırlattı. Anlam veremedim. Belki de bazı tatlar gerçekten sadece ağızda değil, hafızada da bir yere dokunuyor.
O sırada yanımdan geçen iki kişi kendi aralarında konuşuyordu:
“İran fıstığı mı bu? Daha pahalı ama daha aromalıymış.”
Ben sadece dinliyordum. Ama içimde garip bir şey vardı. Sanki küçük bir ekonomi dersi değil de bir hayat dersi izliyordum.
Bir ülkenin pazardaki karşılığı
O an fark ettim ki İran Türkiye’de ne satıyor? sorusu sadece ürün listesi değilmiş. Aslında kültür satıyor, emek satıyor, tarih satıyor.
Halılara gözüm takıldı sonra. El dokuması İran halıları… Adam birini yere serdi. Kırmızı tonlar, eski motifler… Bir an Kayseri’de değil de başka bir dünyanın içindeymişim gibi hissettim.
Ama içimde bir şey daha vardı: hafif bir hayal kırıklığı.
Çünkü bu kadar güzel şeyler varken, insanlar neden hep sınırlar, gerilimler, haber başlıkları üzerinden birbirini hatırlıyor?
İçimde büyüyen düşünce: İnsanlar aslında ticaretle konuşuyor
Tezgâhın yanında biraz daha vakit geçirdim. Adam bana İran’dan gelen diğer ürünleri de gösterdi. Kuru meyveler, baharatlar, küçük el yapımı süs eşyaları…
Bir anda şunu düşündüm: Aslında ülkeler birbirine en çok böyle yerlerden bağlanıyor. Politikadan önce, haberlerden önce, insanlar birbirine pazarda dokunuyor.
İran Türkiye’de ne satıyor? sorusunun cevabı gözümde büyüdü:
Sadece ürün değil… bir ilişki biçimi.
İnsan yüzü görmek
Adamla biraz daha konuştuk. Adı Reza’ydı. Türkiye’ye yıllar önce gelmiş. Ailesi İran’da kalmış. Sesindeki ton değişti bir ara. Çok net hatırlıyorum, safranı anlatırkenki enerjisi bir anda yumuşadı.
“Burada hayat zor ama güzel insanlar var” dedi.
O an içimde bir şey sıkıştı. Çünkü ben de bazen Kayseri’de yürürken aynı şeyi hissediyorum. Hayat zor ama insanlar güzel.
Ve garip bir şekilde, hiç tanımadığım bu adamla ortak bir duyguya tutunmuş gibi hissettim.
Günlük defterime yazdığım o satır
Eve döndüğümde montumu bile çıkarmadan defterimi açtım. O gün yazdığım şeyleri hâlâ hatırlıyorum:
“Bugün pazarda İran ürünleri gördüm. Safran kokusu burnumdan gitmiyor. Bir ülkenin başka bir ülkede böyle görünmesi tuhaf bir şey. Sanki sınırlar sadece haritada var ama insanların elinde, dilinde, tadında yok.”
O satırları yazarken içimde bir huzursuzluk vardı. Ama aynı zamanda garip bir umut da.
İran Türkiye’de ne satıyor? sorusunun ikinci yüzü
Birkaç gün sonra internetten biraz araştırma yaptım. Merakım büyümüştü.
Şunu öğrendim: İran Türkiye’ye sadece küçük pazarlarda değil, daha büyük ölçekte de ürün gönderiyor.
Ekonomik bağlantıların görünmeyen yüzü
Petrokimya ürünleri, doğal gaz ticareti, tarım ürünleri… Bunlar günlük hayatta doğrudan elimizde tutmadığımız şeyler ama aslında hayatımızın içinde.
Ama benim için hâlâ en gerçek olan şey pazarda gördüğüm o safran kutusuydu.
Çünkü ekonomi bazen rakam değil, insan yüzüdür.
İkinci karşılaşma: Aynı tezgâha geri dönüş
Bir hafta sonra tekrar aynı yere gittim. Kendime engel olamadım.
Reza beni hatırladı.
“Yine geldin” dedi gülerek.
Bu sefer daha uzun konuştuk. Bana İran’daki pazarları anlattı. Kokuları, kalabalığı, Ramazan günlerini…
Ben de ona Kayseri’yi anlattım. Soğuğunu, pastırmasını, sabah erken açılan fırınları…
Bir noktada fark ettim ki aslında iki şehir arasında düşündüğümden çok daha az mesafe vardı.
Küçük bir alışveriş, büyük bir his
O gün bir paket safran aldım. Gereksiz pahalıydı belki ama mesele o değildi.
Parayı verirken içimde bir duygu vardı: sanki küçük bir köprü kuruyordum.
Hayal kırıklığı ve umut aynı anda
Ama dürüst olayım… her şey romantik değil.
Bazen haberlerde iki ülke arasındaki gerilimleri gördüğümde içim sıkılıyor. İnsanlar birbirini tanımadan düşman gibi konuşuyor.
Sonra pazardaki o adam geliyor aklıma.
Ve şunu düşünüyorum:
Belki de en büyük problem, insanların birbirini hiç görmeden fikir sahibi olması.
Son düşünce: Bir pazardan daha fazlası
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha net görüyorum.
İran Türkiye’de ne satıyor? sorusu sadece ekonomik bir soru değil.
Bu, iki toplumun birbirine dokunduğu küçük anların toplamı.
Bir avuç fıstıkta, bir tutam safranda, eski bir halının deseninde…
Ve en önemlisi, bir pazarda karşılaşılan iki insanın kısa ama gerçek sohbetinde.
Ben o gün şunu öğrendim: Dünya sandığımız kadar uzak değil. Sadece bazen bakmayı bilmiyoruz.
Ve bazen bir tezgâhın başında, soğuk bir Kayseri gününde, insan kendini başka bir ülkeye bu kadar yakın hissedebiliyor.
Sitemizden Önerilen: İnsan ısırdığında ne yapılır ?